Aşk özel bir serüvendir. Her aşkın kendine has yaşanmışlıkları, duyguları ve izleri vardır. Hiçbir aşk bir diğer aşka benzemez. Benzeyen; ayrılık, acılar, kaybetme, kavuşamama gibi sonuç hâllerinin varlığıdır. Bu sonuçların dillendirilmesi ortak bir ses hâlini alır. Böylece hisler, arzular hazza dönüşür. Başkalarının aşkını dinlemenin ve izlemenin uyandırdığı duygunun kişideki ağırlığı bundandır. Kişi kendini başkasının aşkıyla özdeşleştirir. Kendini diğer kahramanların yerine koyar. Yaşadıklarının ve yaşamak istediklerinin yansıması hâline dönüşür başkalarının aşkları.
Kendi aşklarının kurbanı olanlar, başkalarının aşklarıyla tatmin olurlar. Başkalarının aşklarıyla kendilerinden geçerler. Başkalarının fantezi aşklarını gerçek sanıp, özenirler. Başkalarının hazinle biten aşklarını kendi aşklarına dönüştürürler. İçlerinde biriken ve ifade edilmeyen aşklarını, başkalarında gördüklerinde, kendilerinden geçmeleri de bundandır.
Yaralı kalp, her türlü duygusal etkiye açıktır. Bu etkinin nereden, nasıl geldiğinin önemi yoktur. Yeter ki içinde aşk olsun, el ele tutuşma olsun; yeter ki içinde sevişme olsun, yeter ki içinde kahvaltı olsun, yeter ki arada oynaşmalar olsun. Bir şey olsun ve adı aşk olsun, bu yeterlidir. Yaralı kalp bu sanal saçmalığı gerçek sanıp, sahiplenir. Hem de kör bir inatla… Hemen hemen herkesin bir aşk yarası olan bir toplumun yaralı kalplerinden faydalanmak, yaralı kalpler üzerinde etki kurup, denetim altında tutmak tam da sinema yapımcılarına göre bir iştir. Sinema yapımcılarının bol bol aşkı işlemelerinin bir nedeni toplumdaki yaralı aşkların çokluğu ve kişilerin bunu onaracak iradesizlikleridir.
DEVAMI “TÜRKİYE SİNEMASINDA KADIN VE AŞK” Kitabından OKUYABİLİRSİNİZ.
İNSTANGRAM: @osmantatlioffical

