Sözcüklerin etkileyici büyüsü taşıdığı ruhun acıların derinliğinde yatan güçtür. Bu gücün etkisi samimiyetinden gelir. İçtenlik kelimelere aktığında karşıdaki ruhlara temas eder. Karşılığını bulan kelimeler diğer ruhların içinde bulunduğu dünyanın atmosferiyle büyür.
Yazarın kalemi zihinsel ve duygusal yoğunluğun patlamasıyla başarıyı yakalar. Bu derdi olan, can çekişen ruhun önündeki perdeyi yırtmasıdır. Kelimler bundan dolayıdır insana kendini anlatma yolunu gösterir. İnsanın kendi çıkmazlarını ifade etme arzusu bazen yazım tecrübesiyle harmanlanınca kelimelerle insanın derinliklerinde yatan dünyanın mahrem kapıları aralanır.
İnsan ne kadar derinse kelimelerin taşıdığı dünyanın atmosferi de kadar kuşatıcı olur. Ama yazım herkese kapılarını açmaz. Kelimeler zorlanmayı sevmez, kelimeler salt zihnin izinden gitmeyi de sevmez. Kelimeler zihnin izinde ama duyguların rüzgarıyla var olmayı sever. Özellikle de roman gibi ikinci dünyanın ülkesine yelken açan bir tür yaratıcılığı ve özgünlüğüyle öne çıkar. Roman kurgu olsa da bir ayağının gökyüzünde bir ayağının toprağa basması gerekir. Gökyüzü insanın geleceği yani arzuladığı yaşamın rengini taşır ama toprak insanın gerçekliğini yani insana ait olan geçmiş ve bugünü temsil eder. Bu ikisi arasındaki gökkuşağı insanın renkleriyle var eder. İnsan ne dündür ne gelecektir ama ikisidir. Dün ve bugün insanın çıkmazlarını, bunalımlarını, huzur arayışlarını ve kendi olma yolunda yaşadığı eksiklerdir. Gelecek ise bir kurtuluş arayışıdır. Ama yarın olduğunda aslında dünden farklı olmadığının ıstırabıyla tanışan insanın hayal kırıklıklarının kalbe yükünün ağırlığının altında ezilmeyi hatırlatır. İşte roman burada devreye girer. İnsana kendini tanımanın bin bir çeşit yolunu gösterir.
Tabi ki roman yazmanın gücü kelimelere hâkim olmayı gerektirir. Bu da düşünmek, sorgulamak demektir. Söyleyeceği olanın önünde barajlar tutunamaz ama bu da bir emek ve çaba ister. Hiçbir şey kendiliğinden olmaz. Kelimeler hükmetmek yıllar alır ve bazen yıllar da yeterli gelmez.
Maalesef aceleci olan insanoğlu yorulmadan, emek vermeden kendiliğinden yazar olmayı arzular. Duyguların yeterince acı çekmemiş olmaması, zihnin kendine bir felsefe oluşturamaması romanın önündeki engeldir. Ondandır yazar adayların roman serüvenin yarım kalması ve başarının olmamasıdır.
Başarılı olamayınca ne oluyor? Olan şudur: başkalarının kelimelerinin gölgesinde hayat bulma çabası. Ne demek bu? Başkalarının emeğinin çalınması demektir. Kelimeler, cümleler çalınır. Başkasının hayatı, benliği kendisininmiş gibi pazarlanır.
Hem başkasının hayatının çalınması hem de bunun pazarlanıp kitlelerin aldatılmasını konu edinen “Çalıntı Hayat ya da Kelimeler” filmi sahte yazarların bu iki yönünü belki derinlemesine ele almıyor ama gerçeği de acımadan yüzümüze vuruyor.
Edebiyatın kale bekçisi genellikle yayınevleri olmuştur. Bu bekçiler hangi eserin/ürünün kapıdan geçeceğine karar verir. Tabii her bekçinin kendine göre kıstasları olmasının yanında genel kıstaslarda yok değildir. Yazarların bu aşamada kaleye girmesinin iki yolu vardır: birincisi yayınevinin siparişine göre ürün ortaya koymak, ikincisi ise çok farklı kurgu, üslup ve özgünlükle bir eserle kapıya gelmelidir. Bilinmelidir ki bu ikinci seçeneği bir kriteri de pazar alanına hitap edebilmesidir. Görüldüğü gibi ne olursa olsun kale girmenin yolu yayıncının yani bekçinin kriterleridir.
Filmimizde de edebi değeri olsa da yayıncının kriterine uymayan kitap çalışması geri çevrilmesiyle üç yılı heba olan Rory’un hayal kırıklığıyla karşılaşıyoruz. Bir yazar kendini ne kadar aşabilir sorusu burada devre girer. Çünkü üç yıl bir kurgu ve tarzla çalışan bir yazarın yeni bir kurgu ve tarzla yazması sanıldığı kadar kolay değildir. Aksine İstanbul’u fethetmek gibidir. Yazarın arayışı genelde dolap beygiri şeklinde olur. Ya bu şekilde kabullenecek ya yazarlığı bırakacak ya da başkasının eserine/ürüne konma cüretinde bulunacaktır.
Rory da kendine yeni bir yol açamayınca ya da beceremeyince ki belki de kapasitesi, yeteneği ve kaleminin sınırları o kadardır. Ama hırs gözü kör edince ilkin insan kendine ihanet eder. Kendine saygısını kaybeden -bir yazar da olsa – çevresine ve sevdiklerine de ihanet içerisine girer. Balık baştan kokar misali yazar da becerisizliğini ve çaresizliğini farklı yollarda telafi edişi eser/ürün hırsızlığına uzanır.
Bu ihanet kendine ait olmayanı, kendine aitmiş gibi aktarmasıdır. Fikir namusu olmayanın hırsızlığı da namussuzluk sayılmaz. Rory kazara eline ulaşan bir kitap dosyasının nüshasını sahiplenerek edebiyat kalesinin kapısından geçirmeyi başarır. Her şey kapıdan geçtikten sonra çalıntı eserin kendisine kazandırdığı yeni ve şatafatlı yaşamında yüzerken eserin sahibinin beklenmedik bir zamanda ortaya çıkmasıdır.
Öncesine Rory acemi hırsızlığın tedirginliğini, korkaklığını ve kararsızlığını görürüz ve her suçlu gibi yalanları ve gerçeği saklama çabaları karşımıza çıkar. Belki birileri buna vicdan muhasebesi ve kendiyle savaşını da ekleyebilir ki isimsiz yazarın ortaya çıkmasıyla bu konu daha belirginleşir. Yalancı yalanını örtbas etmek için başka yalanlar üretir ve yalan bir dünya kurar. Etrafındakilerini bu yalan dünyaya inandırmayı başarır.
Başkasının emeğiyle kendine bir hayat kuran Rory mutlu bir tablo çizer. Bu mutlu tabloda başkasının emeği ve dünyası vardır. Bir de bunu kendine aitmiş gibi kendini inandıracak kadar yalanına dört elle sarılır. Başkasının kelimeleriyle örülmüş bir kurgunun yaşanmışlığın izlerinin baskın olduğu eser aslında yaşananların belki birebir aktarılmasıdır. Yani hayat başkasının hayattır. Sevgi, eş, çocuk, acı, ayrılık, özlem, pişmanlık ve belki yazarı yazar eden hayaller isimsiz yazara aittir. Kendini eşine anlatmanın yolunu kelimelerde bulan isimsiz yazar, hayatından bir parça olan eserini kaybeder ama Rory burada bir hayatı çalarak kendine aitmiş gibi davranır.
İşte yazarların, yazar olma hırsının altında başkasına ait olanı acımadan çalmak olmaktadır. Çoğunlukla sahipsiz eserlerden bazen gözleri öyle kararır ki yaşayanların eserlerinden arsızca çalıntılar yaparlar ve bunlarla kendilerine prim sağlar. Başkasının kelimeleriyle var olmaya çalışırlar. Başkalarının dünyalarıyla statü kazanmaya çalışırlar ama bu da kısa ömürlü olur çünkü kısa süreli bir başarı olur. İkinci bir eser yazılamaz. Yazılsa da ilkinin gölgesinde kalır ve zamanla unutulur.
Hırsız yazarlar pişman olur mu? Önceler insani duygular nedeniyle olabilir gibi olurlar ama zamanla meslek duyarsızlığı yazarlarda da görülür ve normal bir şeymiş gibi davranır hatta yaptıklarına bir kılıf bulurlar. Bazılarına bunu söyleseniz de kulak ardı ederler.
Hırsız yazarların kendini kanıtlamak için giriştiği ahlaksızca tutum beraberinde okuyucu kitlesinin de aldatılmasını getirmektedir. Hırsız yazara ait olmayan düşüncelere ve duygusal yorumlara hayran kalan okuyucu yazarı kendine idol ya da örnek alması durumun en acınası haldir. Okuyucu yazarın ileri sürdüğü ve kendisini bulduğu belki de özdeşim bağı kurduğu kitabın aslında yazara ait olmadığı ve aldatıldığını bilse ne hisseder? Gerçi okuyucu içeriğe ve anlatıma kendini kaptırıp yazara övgü yağdırmaktadır. Belki doğrudan yazar görünmüyor ama yazar her durumdan kendine pay çıkarması önemlidir.
Filme dönersek isimsiz yazar ortaya çıkar ve hikâyenin eksik tarafını ya da arka planını anlatır ve bir şey talep etmediğini söyler. Burada iki önemli nokta vardır: birincisi isimsiz yazarın gerçeği dille getirmesi ve altında ezildiği yükü boşaltmasıdır. İkincisi ise neden eserine sahip çıkmadığıdır.
İsimsiz yazar kaybetmenin ruhsal çöküntüsüyle yaşlanmıştır. Geçmişi pişmanlıklarla dolu. Bu pişmanlık eşini kaybetmesi ve sonrasında eşinin başkası biriyle evlenmesi ve çocuğunun olmasının getirdiği kabullenmeme; sevgisinin tazeliğini koruması ve başka bir kadına sevgi besleyememesidir. Geçmişte “kelimeler ”den dolayı eşini kaybetmiştir. Eşi, kocasının kaybolan eserinin peşine düşmesi ve kavga çıkarması gibi durumu kabullenmemesidir. Yaşlı adamın “Ben, bana o satırları yazma ilhamı veren kadının peşinden değil, kelimelerimin peşinden gittim” repliği kaybedişi kayıt altına alıyor. Eşini kaybetmenin nedeni kitaptır. Yaşlı adam işte kendisini yalnızlığa sürükleyen ve bitmek bilmeyen acılara neden olması nedeniyle hem kitabı hayatından çıkarmış hem geçmişi geride bırakmak istemektedir. Sahiplenmek yaşlı adama hiçbir şeyi kazandırmayacak ve bir şey değiştirmeyecektir. Eşini geri getirmeyecektir. Yaşlı adamın maddi bir beklentisi ve hayatında bir değişiklik arayışı da yoktur. Belki en önemlisi kitabı sahiplenmek farklı ve yeni acılara neden olacaktır.
Peki, isimsiz yazarın olan kadının eşinin hayalini anlamamış olması ve kocasının yazdıklarının peşine düşmesini bir tercih olarak görmesi ne kadar doğrudur. Kadın, kocasını ne kadar anlamıştır, anlamak istemiştir. Görülen o ki kocasını anlama yerine terk etmeyi tercih etmiştir. Kocanın sonradan pişmanlığa neden olacak bu durum hep erkeğin mağduriyetine neden olmuştur. Adam, ölene kadar başkasıyla evlenmemiş, çocuk sahibi olmamış, sevgisini içine gömerek hayatına devam etmiştir. Ama kadın evlenmiş ve çocuk sahibi olmuştur, kendine aile kurmuş ve hayatına devam etmiştir. Klasik kadın mantığı beni seven adam başkasını sevmesin ama ben sevebilirim yaklaşımı burada da karşımıza çıkıyor.
Sonuç olarak hırsız yazarlar hep var olacaktır. İster edebiyat dünyasında yer edinsin ister yer edinmesin ama kitapseverlerin hayatlarının bir köşesinde yer edineceklerdir. Ve okuyucu yazarı takdir ederken aslında eserin asıl sahibinin başkasının olduğunu bilemeyecektir.
